Yumuşakge 13. Sayısıyla kaldığı yerden devam ediyor!
Mayıs 2009’dan bu yana Türkiye’de edebiyat dergiciliğinin çehresini değiştirmeye devam eden yumuşakge, Eylül-Ekim sayısıyla okuyucusunun karşısına çıkıyor. Bu zamana kadar pek çok ilginç soruşturmayı sayfalarına taşıyan yumuşakge, ilk defa bir dosya sunuyor okuyucusuna. Dosyada; 1997 yılında, erken sayılabilecek bir yaşta vefat eden değerli öykücü Ramazan Dikmen ve onun öykücülüğü değerlendiriliyor. Bu dosyaya katkıda bulunan isimler Köksal Alver, Mihriban İnan Karatepe, İdris Ekinci, Akif Hasan Kaya ve Merve Koçak Kurt. Dosyanın sonunda bir de Ramazan Dikmen Bibliyografyasına yer veriliyor.
Derginin artık sabit bir parçası haline gelen tercüme bölümünde, E.T.A. Hoffmann tercümelerine devam ediliyor. Hoffmann’ın “Müziğin Büyüsü” ve “Hayal ve Gerçek” isimli öyküleri bu sayıda yer kendilerine yer buluyor. Tercüme bölümünün bir de sürpriz konuğu var. Avusturyalı çağdaş şair Gregor Fink’in yakın tarihli şiiri “Terkedilmiş Şehir”, yine bu sayıda okuyucunun takdirine sunuluyor.
İki sayıdır devam eden ve sabit olacağı anlaşılan kitap bölümünde, Cihan Aktaş’ın “Son Büyülü Günler”, Yalçın Armağan’ın “İmkânsız Özerklik – Türk Şiirinde Modernizm” ve H.Hümeyra Şahin’in ilk kitabı “Lacivert” değerlendiriliyor.
Bu sayıya şiirleriyle Ömer Faruk Demirel, Cihad Özsöz, Mehmet Talha Paşaoğlu, Murat Ekinci, Beytullah Kılıç, Ümit Aslan ve Yulun Eke; hikâyeleriyle Mihriban İnan Karatepe, Cemal Şakar ve Ertuğrul Emin Akgün’ün katkı sağlıyor.
Yeni sayısıyla kapak tasarımlarında ufak bir değişikliğe giden yumuşakge, Züleyha Sarı’nın fotoğrafıyla kapak zerafetini farklı bir boyuta taşıyor.
yumuşakge’nin okurlarına bir başka sürprizi ise dağıtımla ilgili. Dağıtımını Kültür Dergi Dağıtım’a veren dergi, bundan böyle Türkiye genelinde D&R’larda, NT’lerde ve pek çok kitapçıda bulunabilecek.
www.yumusakge.com
www.facebook.com/yumusakgedergi
25 Ağustos 2011 | Categories: edebiyat | Leave A Comment »
Kapağın üzerine yıl:3 yazmak çok büyük bir keyifti. İnşallah yumuşakge daha uzun yıllar aynı samimiyet ve aynı istikrarla devam edecektir.
“Yumuşak Ge dergisi onuncu sayısı ile raflarda yerini almış bulunuyor. Pisliksiz edebiyatın mecrası olarak da bilinen Ğ Dergisi’nin bu sayısında Selman Bayer kapağa taşınmış. Selman Bayer’in iki adet şiirinin ve yazmakta olduğu romanından bir buklenin yanı sıra Burcu Aker’in kendisiyle yaptığı söyleşiyi de okuyabilirsiniz.
Derginin ortanca bölümünde öykünün bugün ki durumuyla ilgili bir soruşturma tertiplenmiş. Soruşturmanın konusu öykümüzün fildişi kulesine çekilip çekilmediği ile ilgili. Akif Hasan Kaya, Behçet Çelik, Güray Süngü, Kamil Yıldız, Mihriban İnan Karatepe, Nermin Tenekeci, Nihan Kaya, Ömer Faruk Dönmez, Pelin Buzluk soruşturmaya içtenlikle cevap vermişler.
Dergide ilginç bir öykü kombinasyonu var. Ahmet Büke, Aykut Ertuğrul, Banu Kaba çeşitli kanunlardan seçtiği maddelerden ilhamla hukukla dalga geçen öyküler kaleme almışlar.”
Tercüme Dosyası: Georg Trakl. Ayşe Serra Dilek, Elif Naime Arslanoğlu, Mehmet Kandemir, Elif Zehra Kandemir, Bünyamin Kasap’ın Georg Trakl ile ilgili şiir ve yazı çevirilerini yine bu sayıda bulabilirsiniz.
26 Ocak 2011 | Categories: edebiyat | Tags: ğ | Leave A Comment »
Perec’in hocası dedi diye, Aykut Ertuğrul’un tavsiyesiyle okumaya basladim Queneau’yu. Perec’i bu kadar sevip bu kadar kendisinden bîhaber olmak bir suç olmadığı gibi, en basit izahıyla magazin ihtiyacımın es dostun dedikodusuyla giderildiğini gösterir. Kaldı ki, Perec’in kendisi kitaplarında otobiyografisini yazdiğını iddia ettiği için olsa gerek, bütün kitaplarını okuduğumdan mütevellit (bunu da araya sıkıştırdım), ek bir araştırma ihtiyacı hissetmemiştim.
Ne yalan söyleyeyim, çeviren olarak Tahsin Yücel’in adını görünce çekingen davranmak bir refleks haline geldi benim icin. Kağıt bedeline kitap satan bir yerde olmasaydık sırf bu yüzden bırakabilirdim sanirim kitabı. Velhasıl ucuz diye sayin Yücel’e rağmen aldım kitabi.
Cok şükür ki zengin hayalgücüm sayesinde, Tahsin Yücel çevirisinin türkçe ne manaya geldiğini, hatta bu türkce sonuçtan da bir nevi reverse engineering yaparak fransizca nasil bir espri yapildigini falan anladim diyebilirim. (yeri gelmisken madem ilan edeyim; ingilizce ve almancanin yaninda bundan gayri tahsin yucelceyi de bildigim yabanci dillerden biri olarak yazmakta bir beis gormuyorum.)
Bu kadar gevezelikten sonra kitaba ve yazara deginelim biraz da. Queneau tam beklediğim gibi bir yazar çıktı. Bir kere romanın ana karakteri benim hep hayranlık duyduğum; ukala, ters, alaycı, çok bilmiş ama bir yandan da ürkekleşmiş hüzünlü tiplerden…
Birinci dünya savaşı civarlarında şehirdeki erkeklerin nelerle meşgul olduğuna dair, eğlenceli bir kitap. Sonunu en baştan tahmin etmem benim becerim, kitabın kabahati değil.
Tembellik edip özetini bekleyenlere kötü bir haberim var, bu kadar. Alıp okuyun. Beyoğlu’nda arka sokakların birinde 100 tane falan kopyası var. 3 tl’ye alınabilir.
25 Ocak 2011 | Categories: düşündüklerim, edebiyat | Tags: kitap, raymond queneau, Un Dude Hiver, zorlu bir kış | Leave A Comment »
Ğ dergisi, dört aylık bir aradan sonra okuruyla yeniden buluşmanın heyecanını yaşıyor.
Alışılmış tasarımındaki değişiklikle yepyeni bir çehre kazanan Ğ dergisinde başka güzel değişiklikler de göze çarpıyor. Yedi sayı boyunca kapaklarında ustaların sözlerine yer veren, iç sayfalarda ise kapağa taşınan kişi ve eserleri hakkında yazılar yayımlayan Ğ ekibi, 8. Sayının kapağına aynı zamanda derginin çizeri de olan genç bir şairin, Kadir Yanaç’ın bir dizesini taşımış. İki şiir ve kendisiyle yapılmış bir söyleşiyle Kadir Yanaç, söylediklerine göre hemen her sayıda verecekleri “kurbanların” yalnızca ilki. Genç şairin sözüne kulak verin.
Eylül Ekim (8. sayı) sayısında “Edebi Cemaatler” başlıklı bir soruşturma yapılarak; Abdulbaki Akpınar, A.Adnan Dizer, Ali Celep, Ayşegül Tözeren, Celal Fedai, Gökhan Arslan, Hakan Arslanbenzer, Murat Üstübal, Osman Konuk ve Selman Bayer’in görüşlerine başvurulmuş.
Her sayısında ilk sayısını yayımlayan bir dergiyle söyleşi yaparak yeni bir derginin tanıtımına ve dergiyi tanımaya çalışan Ğ’nin bu sayıdaki konuğu İskele dergisi. Söyleşiyi yapan her zamanki gibi M.Fatih Kutan.
Avusturya’lı şair Hugo Von Hofmannsthal’ın şiir ve nesirlerinden yapılan çevirilere bu sayıda da devam edilmiş. Dağ Köyü isimli anlatıyı Mehmet Kandemir, Sergüzeşt (Erlebnis) isimli şiiri ise Elif Zehra Kandemir çevirmiş.
ŞİİRLER:
Çarpılmış Bir Kitaptan Çöküntüler-Cihat Duman
Küçük Küçük İtirazlar – Enes Malikoğlu
İvedi Secde – Elif Zehra Kandemir
Hatalı Sevişme – Kadir Yanaç
Kahkaha Efekti – Kadir Yanaç
Ben ve Şehir – Murat Ekinci
Dil – Oğuzhan Demir
Kof Aklın Eleştirisi – Selman Bayer
Divana Giriş – Yavuz Türk
NESİRLER:
Ruzname – Abdullah Faruk Gönüllü
Serçeler Diyorum – Ahmet Büke
Örtü – Akif Hasan Kaya
Keyfe Kader Kahvesi – Aykut Ertuğrul
Akvaryumda Bir Ebleh – Banu Kaba
Kısmet Kıraathanesi’nden Go§ip Kafe’ye Bir Başarı Öyküsü – Mustafa Çevikdoğan
Birinci Mektup – Yahya Kurtkaya
Ğ dergisi verilen iki aylık arayı “Ğ Tatilde” diye duyurmuştu. Anlaşılan tatilde iyi dinlenmiş, iyi çalışmışlar, kaçırılmayacak bir sayı huzurlarınızda. Ğ’ye hoş gelişler, okurlarına hayırlar olsun.
09 Eylül 2010 | Categories: edebiyat | Tags: ğ | Leave A Comment »
Cinayet ve cümle birbirine pek çok yönden benzeşir. Yapılacak en ufak bir dikkatsizlik birini çaptan düşürürken diğerine çapraşıklaşma malzemesi olur. Yada türkçede olmayan bir kelimedir ve dahi anlamındaki bütün dedalar ayrı ya da yalnız olmaya mahkumdur. Her cinayet bir caninin ve her cümle bir faninin elinden düşmedir. Damdan düşer gibi başlayan her hikaye, neticede bit pazarında kanlanacak kenelerin elinde oyuncak olmuş birer maktüldür. Oyun oynayacak olursak; her cümle benzer bir cine. Ayet kıvamında bir hikaye cinayeti ya da cinayet hikayesi, cennet hayaliyle cinnet geçirmiş bir kaleme yapışır yine.
Havuçlar, elbette, tohum olup yere düştüklerinde bilirler günün birinde yeniden toprağa döneceklerini. Bu sırada insan vücuduna girip sindirilmeyi, suyunun posasından ayrılıp, ihtiyaç dışı bütün malzemesinin atılmasını nasıl hazmediyorlar bilemiyorum. İnsan doğasının ve zekasının algılayabileceği çemberin dışında kalan bu bilinç noktasına ancak akılla ulaşılabilir herhalde.
Zeytin ise, havuca göre çok daha karmaşık ve uzun seyirlerden sonra insan vücuduna ulaşır. Yetiştirilmesi, bakımı, işlenmesi çok daha meşakkatlidir. Hiçbir emek ve çaba sarfetmeden kolayca elde edebiliyor oluşumuz, herşeyin olduğu gibi zeytinin de gözümüzdeki kıymetini azaltır. Ve Kur’an’da üzerine yemin edilmiş zeytinlerin kudsiyetini bir türlü anlayamamıştır insanoğlu.
Bir cinayetin değer kazanması için üzerinde emek ve gerçekleşmesi için çaba harcamak elzemdir. Katilliği de içselleştirmesi gereken caninin ve maktülün bireysel planda tam olarak hazır olması gerekir. Sıfatların nitelediği isim(ler) dolayısıyla çift anlam kazanan cümle değerlendirilirse, maktül de aynı zamanda katilliği içselleştirmelidir ve katildir. Doğaçlama yazılmış bu cümle, yazarın aklında Alexander Dumas’nın şu sözünü getirir: “İntihar eden kimse, celladına rastlayan ve onu öldürendir”. Belki de ödüllendirendir.
Bütün gece boyunca devam edecek olan kar yağmaya başladıktan kısa bir süre sonra tesadüfen bunu farkeden adam pencere kenarından karı izlemeye koyuldu(Karşı apartmandaki genç duldan bahsetmiyorum. Öyle olsaydı, kaba bir tabirle, kişiliksizleştirilmiş şekilde bahsetmez, ismi, ölmüş kocası,nasıl geçindiği, kaç çocuğu olduğu, ailesi falan gibi teferruatlı nitelemeler kullanırdım). Bu aşağıdakiler onun düşünceleridir: “Kar herşeyi aynılaştırıyor. Ve güzelleştiriyor. Zihinleri törpülenmiş kişilerin elinde, özürlü icraatlere dönüşen, beceriksiz belediyeciliğin neticesi olarak yansıyan kötü yollar, kaldırımlar; işlevselliği dahi eksik ruhsuz, estetik yoksunu binalar; tüm bu kirli yapının ortasında yaşam mücadelesi veren zombiler ve onların kirleri; karın altında çirkinliklerini gizleme fırsatı buluyorlar. Karın bu çirkinliği gizlemek istediğini sanmıyorum. Ya da böyle bir isteği olduysa bile, uzun zaman önce terketmiş olmalı. En azından makineler hayatımızı girdiğinden bu yana. Zira ne zaman kar yağsa, hızla motorlu taşıtların, kar küreme makinelerinin hışmına uğrar. Çamurlu ayakları kirletir onu. Kim ne zaman kaza yapsa, arabasını çarpsa, kayıp düşse, boğazına kar tanesi kaçsa ya da direği yalarken dili yapışsa bütün suç kardadır. Kara acıdım şimdi. Karşıdaki dul ne yapıyor acaba?”
Birden içi şiddetli bir şeyle doldu adamın. Ne olduğunu anlayamadı ve dışarı yansıttığı kadarından ben bir anlam çıkaramadım. Şiddetli bir şey kanla neticelenir genelde. Şiddetli öfkelerin, şiddetli nefretlerin, şiddetli üzüntülerin, şiddetli sevinçlerin arkasından illa bir kan akar. Daha önce parmakları etrafındaki şeytan tırnakları yolar, öyle kan akıtırdı adam ama bu sefer şeytan dişli çıktı ve adamın dişleri boynuna geçmeden, aklına haince bir plan düşürdü. Planı, bir bir, ayrıntısıyla anlatmış olmalı. Şeytanla küsüştüğümüzden beri, ne zaman konuşmaya başlasa kulaklarımı tıkarım. Şunu da belirtmeliyim ki, adam bu sırada camın önünden hiç ayrılmadı ve gözlerini karşı apartmandaki dulun ışığı hiç yanmamış mutfağında sabitledi. Bir cinayet işlemeye karar vermişti Ğökhan(Evet. Buraya kadar açıklamayı düşünmüyordum. Neticede bir cinayet vakası bu ve bu tip vakalarda onsekiz yaşından küçük kimselerin adları saklanır, sadece baş harflerle gösterilir. Ama sadece baş harfleri yazsam bile bu, caninin kolayca açığa çıkmasına sebep olurdu. Düşünsenize Ğ.Z. yazdığımı. Yıllar evvel babası nüfus idaresinde[nüfusu nasıl da idare ederler Allah’ım] kimlik çıkartırken, andaval nüfus memurunun hatası sonucu ismi Ğökhan olarak yazılmıştı. Gerçi herkes Gökhan diyordu ama nihayetinde devlet belgesi kutsaldır ve yanlışlık içermez. Bütün tanıdıklarının iştirak ettiği devlet belgesinin yanlışlanması suçunun ortasında suçla artık haşır neşir olmuş başka bir Ğökhan da yoktur herhalde. Herkes anlamıştır ismi gizleme niyetimi sanırım. Ama bir anda tüm sevecenliğimi kaybettim Ğökhan’a karşı, ismini yazmakta bir sakınca görmüyorum.) ve hızla mutfağa girip bir bıçak, bir havuç ve zeytin poşetini aldı, paltosunu giydi, sokağa çıktı. Önce bir kardan adam yapması gerekiyordu. İki apartmanın(sanırım hangi iki apartman olduğu yeterince açıktır) arasındaki ufak bahçede durdu. Kar kalınlığı henüz hiçbir hava durumu bülteninde söylenmese de 10 cm.yi geçmişti ve valilik karar almakta biraz geç kalmazsa yarın bütün okullar tatil olacaktı. Eldivenlerini taktı ve pek de acele etmeden kendi boyunda bir kardan adam yaptı. Şimdi, kardan adam önemsiz bir ayrıntı değil ancak yapılışı önemsiz diyebilirim. Bahçedeki karın ne kadarını kullandığı, karı ne kadar sıkıştırdığı, kardan adamın vücudunu boğumlu mu boğumsuz mu yaptığı, kardan adamın ne kadar şişman olduğu, insana benzediği ya da benzemediği, benzemiyorsa neye benzediği, bahçenin neresinde durduğu ya da ne yöne baktığı hiç önemli değil. Önemli olan bir kardan adamın vücuda gelmiş olması. Gözlerini, burnunu, atkısını(atkıyı kendi boynundan çıkarmıştı), düğmelerini taktıktan sonra bir müddet seyretti. Böylece bırakıp gidemezdi, gönlü el vermiyordu. Ellerini ceplerine sokup gönlüne doğru yaklaştırdı. Ne zaman düşünecek olsa böyle yapardı. Şimdi kardan adamı bırakıp gitse, sabah kalktığında bir çocuk, mahallenin haylaz delikanlılarından biri ya da ender bir şeyler görecek kadar şansınız yaver giderse belki yaşlı teyzelerden biri parçalayacaktı.
- Parçalayacaklar seni.
- Kim parçalayacak?
- Seni çekemeyenler. Ya da beni çekemeyenler. Biz olduk mu seninle?
- Ağzım biraz asimetrik olmuş düzeltesene gülemiyorum.
- Şimdi nasıl?
- Teşekkür ederim.
- Boşver şimdi. Seni parçalayacaklar.
- İzin verme o zaman.
- Hava çok soğuk ne kadar daha dışarıda bekleyebilirim ki?
- O zaman beni sen parçala. Böylece başkasının elinde can vermiş olmam. Nasılsa güneş çıktığında eriyeceğim. Hem sen benim yaratıcım da sayılırsın. Canı veren de sensin, alan da sen olursun. Ayrıca neden sürekli o pencereyi gözetliyorsun sen?
- İşim var, karışma sen.
- Ne işin varmış, yoksa bir çapkınlık peşinde misin?
- Seni ilgilendirmez!
- Bence ilgilendirir. Neticede burada durmuş, biraz önce yaptığı kardan adamla konuşan ve dillendiremediği arzularını bastırmaya çalışan yeniyetme bir çocuktan başka bir şey değilsin. Bunları konuşacak birine ihtiyaç duymasaydın, şu anda konuşuyor olmazdık ve konuşmaya devam etmem senin bunları çözümlemene yardımcı olabilir. Oysa beni ilgilendirmediği konusunda beni zorlar ve susmama sebep olursan, bu yalnızca senin daha da kötüleşmene ve problemleri çözümsüz kalmış, yetersiz ve sorunlu bir çocuk olarak devam etmene sebep olur.
- Sana sus dedim lanet olası! Sus! Gebertirim seni!
Cebindeki sağ eline evden aldığı bıçak değdi. Hışımla çıkarıp kardan adamın böğrüne sapladı. Kardan adam tepki vermedi haliyle. Bir daha, bir daha, bir daha… Hiçbir şey yapamadı bıçak darbeleri kardan adama. Kendini kaybetti Ğökhan. Etrafına bakınırken, az ötedeki ağacı gördü. Ağacın kalınca bir dalını kırıp, bir kılıç gibi kavradı. Çığlıklar atarak kardan adama koştu ve ölümcül darbelerle paramparça etti.
İki sene önce kocasını kaybetmiş, iki çocuklu, aynı anda iki işte birden çalışan ve iki aile arasında kalmış, TRT2’yi izlemekte olan Şelma(Aynı nüfus memurunun hatası olduğunu sonradan yaptığım araştırmalar sonucu öğrenmiş bulunuyorum. Adam belli ki çok dikkatsizdi ve uzun yıllar bu dikkatsizliğini muhafaza etti.) dışarıdaki çığlıkları duyduğunda irkildi. Biraz telaş, biraz merakla mutfağa seğirtti, ışığı açtı. Pencereyi hafifçe aralayarak dışarı baktı. Bir çocuk elinde bir sopayla, bir kar yığının ortasında oturuyordu.
Işığın yandığını farkedince memnun oldu Ğökhan. Havuçtan son ısırığı sırıtışlar eşliğinde alırken, diğer eliyle zeytinlere uzandı sırayla ve yamyam olma telaşına düşmeden çabucak tüketti kardan adamın bütün uzuvlarını. Sırtını dönmüş, dula güzelce bir poz verirken, ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu. Az önce elini masum ve çok konuşan bir kardan adamın suyuna bulamıştı. Aynı su kardan adamı yaparken de eline bulaşmıştı. Bir gak sesiyle irkildi. Kardeşini öldüren Kabil gibi, ne yapacağını gösterecek bir kargaya ihtiyacı varmış demek ki. Kardan adamı gömmesi gerekiyordu. Paltosunu çıkarıp, kardan adamdan geriye kalanları paltosunun içine doldurup eve çıktı. Evde teneşire en çok benzeyen şeyi, yemek masasını üzerindeki döküntülerden temizleyip kardan adamı masaya yığdı. 45 dereceye ayarlı kombinin anında hizmete sunduğu suyu alıp acemice kardan adamı yıkamaya başladı. Ancak hesap edemediği bir şey oldu. Kardan adam evin ve suyun sıcaklığı karşısında dayanamamış, eriyip bitmiş, kendinden geçmişti! Şıp şıp yerlere damlıyor sulu sulu yayılıyordu bütün salona. Neyse ki genel kültürü yeterince genişti Ğökhan’ın. Etten adamlar öldüklerinde yakılıp külleri denize serpiliyorsa, kardan adamlarda öldüklerinde eritilip suları denize serpilebilirdi. Hatta Afrika’da bir kabilede meydana gelecek olsa bu olay ruhunu saklamak için içmek falan da mümkün olabilirdi.
Mutfaktan ayarladığı iki buçuk litrelik pet şişeye, önce emdirdiği bir bezi sıkarak, bütün kardan adamı topladı. Yerler hala kardan adamın mevcudiyetinin izlerini taşıyordu. Sırada denizi ayarlamak vardı ki, gözünü sevdiğimin Ankara’sına en yakın deniz altı saat uzaklıktaydı! Deveye sormuşlar, “Boynun neden eğri?”. Deve cevap vermiş, “Nerem doğru ki?”. Eğreti adamın, eğreti ölümü, eğreti teneşiri, eğreti kavanozu, icap ederse eğreti denizi olur. Banyoya geçip, küveti doldurdu Ğökhan, vantilatörle yapay dalgalar üretti. “İyi bir kardan adamdı. Gerçi çok konuşurdu ama bütün kar taneleri pek severdi kendisini. Kimseyle küsmüşlüğü falan da yoktur. Ölümü de her ölüm gibi erken oldu.”. Bütün suyu küvete boşalttı.
Peki bu hikayedeki cinayet nerede mi? Kim bilir, maktül belki kardan adamdır, belki havuç ya da zeytinler, belki Ğökhan, belki başı koparılmış ağaç, belki nasıl öldüğünden hiç bahsetmediğim Şelma’nın kocası, belki bu hikayeden çok sonra Ğökhan’ın Ğ’nin bütün çağrışımlarından usanıp, tıpkı benim yaptığım gibi araştırarak bulacağı dikkatsiz nüfus memurudur. Belki hikayenin kendisi başlı başına bir maktüldür.
Şu açık ki, her halükarda katil ben oluyorum.
- elif dergisi 2008
11 Mayıs 2010 | Categories: edebiyat | Tags: elif, yayınlanmış yazılar | Leave A Comment »
orada ne kadar zamandır oturuyordum? uyumuş muydum? uyursam fark ederdim. ama en azından uyumak üzereydim. berber koltuğu, sürekli, uyumayı engelleyecek bir pürüz içerir. içinizin geçmeye başladığı anda bir sallantı, hop, başka bir denge noktasına yönelir. dikkatiniz sürekli, karşınızda size soğuk soğuk bakan, temkinli, hafif gergin suretinizde olmalı. yoksa ustura yanlışlıkla kulağınızı uçuruverir. duvarları pek kirlidir buranın. mobilyaları da eskidir ve aynalarındaki sır pek çok yerinden kavlamıştır. yine de buraya gelirim. düzenli olarak iki günde bir tıraş olurum. bilirim ki, tıraş olmak, onlara benzeyebilmem için gereklidir. bilirim ki, benzemek rahatlık verir ve benzemek durmaya hiç ihtiyaç duymadan yazı yazmak gibidir. durmuşsan, yazacak kelimen yoktur; düşünmek, beklemek zorunda kalırsın ve benzemezsen sana nefes aldırmazlar, beklemek zorunda kalırsın. en değersiz hava bile, onların tekelindedir.
yaşlı adam sürekli konuşur. konuşmuyorsa, biliyor ki susmaya başlamıştır. susmak, suyun sesini duydurur ve suyun sesinin kulaklarını zehirlemesinden korkar. yaşlı adam konuşarak hayatta kalır, diğerleri de öyle yapar. siz konuşmuyorsanız, bir başkası mutlaka konuşacaktır, üstelik suyun sesini duyabilme ihtimaliniz de yükselecektir. en çok algıladığınız şey kendi sesinizdir ve o olmadı mı herhangi bir sesi duyma ihtimaliniz eşitlenir. konuşmuyorsanız, yalnızlık sesinizin boşalttığı delikten içinize dolar.
yaşlı adam bir yandan tıraş eder, bir yandan konuşur. ben mütemadiyen başımı sallarım. ya da bana öyle gelir. yani belki yaşlı adam konuşmaz, elleri hareket etmez, gözleri hareket etmez ve ben başımı sallamam. ama tüm bunları duyumsar gibiyim.
iki madeni lirayı fırlatırcasına bırakıp avuçlarına, dışarı çıkarım. taze hava bir anlığına rahatlatır. şimdi başka başka yaşlı adamlarla, genç adamlarla karşılaşırım. pek çoğu berber olmasa da hepsinin usturası vardır ve hepsi, bir dikkatsizlik anımda kulaklarımı uçurmaya hazır bekler.
gördüğüm şeyler: sağda solda yüksek binalar, türlü tabelalar, etrafa dağılmış birkaç simitçi, seyyar satıcılar, meydanın orta yerinde bitivermiş büfeler, okulu kırmış gençler, üzerlerinden riya akan gençler, omza atılmış ceketler, dizüstüne çekilmiş etekler, ele bağlanmış tespihler, boyna asılmış haçlar, salaş lokantalar, fast-food dükkanları, sokağa atılmış masalar, ayakkabıcı, fırın, eczane, döviz bürosu, balıkçı, manav, dershaneler, dükkana müşteri çekmeye çalışan değnekçiler ve en sonunda kaldırım taşları… onlarda karar kılar ve başımı kaldırmam. onlar sükûnete ermişlerdir. söyleyecek şeyleri yoktur ya da tüketmişlerdir. onlar konuşmadan da anlaşılabileceğinin farkındalardır. bakışlar yeterlidir. işaretler yeterlidir. bazıları yerlerinden oynamış, bir köşesi kırılmış, yahut üzerine yapışan bir şeyle farklılaşmıştır. böyleleri beni daha çok cezbeder, böylelerini daha net hatırlarım
sonra bir de kokular vardır. her yer kendine has bir koku taşır. ama meydana geldikçe artık kokular birbirine karışır. öyle ki, gül kokusu ile köpek boku kokusu aynı anda burnunuza ulaşır ve gül kokusundan mideniz bulanır. herkes, orada dışarıdakiler, hepsi bu kokuları teneffüs eder ve ayırd edemezler. konuşmak koku almayı da köreltmiştir. kokuyu fark etmezler ve koktuklarını da fark etmezler. oysa her taraflarından vıcık vıcık yapaylık ve korku terlerler.
mavi bir ceketim var ve bu beni onlara benzeten ikinci şeydir, evrak çantam da üçüncüsü. halbuki, evrak çantamın içi boştur ve ceket beni her zaman rahatsız eder. ama bunlar olmadan sokağa çıkarsam, kendimi boynuma bir tabela asmış gibi hissederim. “bu adam sizlerden farklıdır.” diyen bir tabela. o zaman korku, bütün görkemiyle ellerimde kalır. başımı ellerimin arasına alamam, çünkü korku bulaşır. ellerimi iki kere, üç kere sabunlarım, ceketimi giyer, çantamı alır, öyle çıkarım. ceketim bir zırh ve çantam bir silah olur ve korku yanıma yaklaşamaz.
bir de geceleri yazı yazarım. korku o zaman da yanıma yaklaşamaz. konuşmadıklarımı yazarım ve belki konuşacak olsam da dinlenmeyecek olanları yazarım. kağıt yazdıklarımı emer ve bana geri söyler ve ben kağıdı dinlerim. kimse kağıt gibi konuşamaz. eğer konuşabilselerdi, onları da dinlerdim elbet. dinlediğim her kağıt yanar. yakarım. bir şey, bir şeyi söyledikten sonra yanmıyorsa, yok olmuyorsa, dönüşmüyorsa küflenmeye başlar. önce kokar, sonra sıkışan gazlarla patlar ve altında kalırsınız.
yolda bazen bir adam çarpar. belki özür diler ama ben duymam. bazen de eminim, kılığıma aldanarak saat ya da yol soranlar da vardır, ama ben duymam. buna kızarlar elbet, sonra arkamdan küfrederler. bunları da duymam. yapılan anonsları da duymam. 15 dakikalığına indirimde kalacak ürünleri, fiyatı bilmem kaç lirandan taze balıkları, ‘alt katımızda yemek servisi ve kahve ikramı’nı, içerideki en yeni ve en uygun fiyata ürünleri kaçırırım. hiç de koymaz bana. ben en başta, tüm bunları duymayı kaçırmışım.
tüm gün geçer ve nihayet hava kararır. esnaf sıradan, yavaş yavaş dükkanını temizler, kapatır. herkes aceleyle evine koşturur. sokaklar tenhalaşır ve tek tük sarhoşlar dışında kimse kalmaz gece olunca. bu insanlar geceden korkar. gece de, tıpkı yalnızlık gibi içlerine dolar ve bunun onları zehirlemesinden korkarlar. telaşla evlerine kapanıp bütün ışıkları, bütün televizyonları açarlar, ki ışık ve ses kaplasın her yanı ve başka bir şeye yer kalmasın.
en sonunda eve giderim. kapıyı anahtarımla açar, usulca odama geçerim. annemler uyumuştur. ama ben gelince uyanır mutlaka annem. mutfağa geçer. birazdan odama gelir. yüzünde merhamet ve elinde bir tabakta ekmek arası domates peynir… elleriyle işaret eder: ‘hoş geldin.’, ellerimle cevap veririm. ‘açsındır’ yapar, tabağı uzatır. teşekkür ederim yarım yamalak. arkasını dönüp endişeyle çıkar.
- tasavvur internet dergisi 18. sayı nisan ’08
08 Mayıs 2010 | Categories: edebiyat | Tags: tasavvur, yayınlanmış yazılar | Leave A Comment »
bir yaz vakti, çay içmek ve kitap okumak için, küçük bir çayocağına oturmuştum. ortamın tüm sessizliğine karşın, yan masada oturan adam, ısrarla topuklarını yere vuruyordu. dikkatim kolay dağılmasına rağmen, kitabımı okumaya devam ettim.
tesadüfen başımı kaldırdığım bir anda pantolonumun üzerinde bir böcek gördüm. tüm böceklere duyduğum derin tiksintiyle bir fiske vurup yere yuvarlanmasını sağladım.
sırtüstü düşmüş ve hareketsiz kalmıştı. bu sefer de böcek için endişelenmeye başlamıştım. yanımdaki tabureyle dürterek, epey uğraştıktan sonra böceğin ayakları üzerinde yükselmesini sağladım.
mutlu olmuştum. az önce vurduğum, fırlattığım, tahammül edemediğim böcek; şimdi benim sayemde yürüyebiliyor diye mutlu olmuştum.
böcek, kanatları olmasına rağmen uçmuyordu. herkesin ayaklarının altında, pis zeminde yürüyordu sadece. ilgimi zapteden böceği, karşı koyamadığım bir merakla izlemeye başladım.
yavaş yavaş, acele hissi olmadan, sakin adımlarla yürüyordu. arada bir duruyor, etrafını süzüyordu. dakikalarca süren yolculuğundan sonra yan masadaki adamın ayağına yaklaştı. adamın topuğunun altına girdi. ben büyük bir telaşla ezileceğini düşünüp, kayıtsızca izlerken, adam ayağını yere vurmayı kesti.
adam böceğin farkında değildi ve ben büyük bir tiyatro sahnesini izlediğimi anlamıştım.
böcek uzunca bir süre o gölgede, ölüme bir topuk mesafesinde kaldıktan sonra çıktı. mağrurluğundan bir şey kaybetmemişti. büyük bir rahatlama yaşıyordum. aynı adımlarla yürüdü böcek. derken, burnu yukarıda, gözleri hiçbir yerde biri; hiç görmediği, tanımadığı, bilmediği, farkına dahi varmadığı böceği, topuğuyla bir güzel ezdi.
küçük ve kansız vücudumla son noktayı koydum böylece.
- elif dergisi 2008
05 Mayıs 2010 | Categories: edebiyat | Tags: elif, yayınlanmış yazılar | Leave A Comment »

Ğ dergisinin 7. sayısı (Mayıs-Haziran) diğer altı sayıda olduğu gibi yine tam vaktinde okuruyla buluştu. Sene-i devriyesini tamamlayan Ğ dergisinin şiir editörü Abdullah Faruk Gönüllü “Ğ’nin Şiirle Geçen Bir Yılının Muhasebesi”, öykü editörü Aykut Ertuğrul “Ğ Dergisi’nin Bir Yıllık Öyküsü” başlıkları altında, bir yıldır yayımlanan eserlerin değerlendirmesini yapmışlar.
7. sayının kapak kişisi, ülkemizde pek de bilinmeyen“ ‘fin de siecle‘ Viyana’sının önemli figürlerinden” Hofmannsthal olarak belirlenmiş. Hofmannsthal’e ait şiir ve nesir çevirilerinden oluşan dosyaya ayrıca Yahya Kurtkaya’nın kaleminden uzun ve tanıtıcı bir de biyografi yazısı eklenmiş. Takdim yazısından anladığımız kadarıyla önümüzdeki bir yıl boyunca her sayıda düzenli olarak Hofmannsthal çevirilerine yer verilecek.
Açılış şiiri olarak değerli şair, çevirmen İbrahim Demirci’nin Mahmut Derviş’ten yaptığı harikulade çeviriyi(Suikast) görüyoruz. Son iki sayıdır şiire ağırlık vermeye başlayan dergide bu sayının şairleri; Cihad Özsöz(Mahlas), Süheyla Mehmedoğlu(Bu Demek), Ali Seyfi(Arı), Selman Bayer(Bütün Başkentler Günahkârdır), M.Fatih Kutan(İstikamet), Cihat Duman(İkizler Burcu), Abdullah Faruk Gönüllü(Anlık Esriklikler Neticeleri no.14) ve Ömer Faruk Demirel(Sirk: Birinci Adres)
Mayıs-Haziran sayısının çevirmenleri: İbrahim Demirci(Suikast), Mehmet Kandemir(Soru), Yahya Kurtkaya(Hoş Saat), Zeynep Bayrak(Canticum Canticorum IV), Ayşe Serra Dilek(Küçük Bir Viyana Kitabından) ve Zekeriya Türkoğlu(Edgar’a Mektup)
Öykücüler; Ahmet Büke(İzmir’i Bir Çizgi Gibi Arkanda Bıraktığında), Aykut Ertuğrul(Süleyman Selamsız Efsanesi), Bana Kaba(Noter Fahrettin Düşer), Besim Yunus(Keşte’nin Ayak İzleri) ve Mustafa Çevikdoğan(Kahve Savaşları). Ayrıca derginin gedikli öykücülerinden Murat Murat’ın Romanın Son Oğlu isimli tefrika öyküsü de bu sayı nihayete ermiş.
Abdullah Faruk Gönüllü’nün çarpıcı aforizmalarından oluşan Ruzname ve bir süredir derginin arka kapağında Sirk ana başlığı altında şiirler yazan Ömer Faruk Demirel’in kendi şiirine dipnotlar düştüğü şiirsel denemesi Sirk: Dipnotlar derginin diğer nesirleri.
Ğ dergisi, 7. sayısıyla uzun yolunun ilk kilometre taşını geride bırakmış olarak, ufka ve bilinmeze doğru yoluna devam ediyor…
27 Nisan 2010 | Categories: edebiyat | Tags: ğ | Leave A Comment »